Yeni sitemize bekleriz adres: www.mysite.bir.tc
2/8/2009 | Kategori: Paylasim | Yorum (yok) | Yorum Yaz
Bu ayı aşağıdaki istatistikle kapatıyoruz!!!
ZİYARETÇİ SAYIMIZ
92645170
31/7/2009 | Kategori: Paylasim | Yorum (1) | Yorum Yaz
FOTOĞRAFINIZIN ÇEKİLMESİ İÇİN GEREKEN AŞAMALAR
1.FOTOĞRAF MAKİNENİZ OLACAK.
2.MONİTÖRE 30x50 MESAFEDE DURUN.
3.FOTOĞRAF MAKİNESİNİN MERCEĞİNE BAKIN.
4.AŞAĞIDAKİ "FOTOĞRAFIMI ÇEK" BUTONUNA BASIN.
5.GÜLÜMSEYİN!!!
FOTOĞRAFIMI ÇEK
31/7/2009 | Kategori: Paylasim | Yorum (yok) | Yorum Yaz
Muska yada asıl anlamıyla nüsha anlaşılacağı üzere bir şeyin (şeklin, yazının, çizimin) benzerinin kopyasının çıkarılmasıdır.
Muska içerisinde Kurandan bazı ayetler ve hadislerden derlenmiş bazı dualar ve vefk ilmi ile yapılmış bazı şekillerden oluşabilir.
İçerisinde bulunan bu yazılar hürmetine Allah Teala hazretleri cinlerin yaklaşmasına izin vermemektedir. Yapılacak olan büyünün durumuna göre belirli saatlerde, ve belirli olan şeylerin yazılması icap eder, tabii herkesin yazdığı muska aynı özelliği göstermeyebilir. (muskanın yazıldığı saat, yazılan içeriği ve yazan kimse önemlidir.) Bazı kişilerin yazdığı muskalar çok daha etkilidir.
Muskanın yazıldığı mürekkebinde çeşidi de gayet önemlidir. İyilik muskası için yani büyü bozmak nazardan korunmak hamili (Halk dilinde Hamayli de denir) muskası vb. İçin misk-ü amber ve safran mürekkebi ile yazılması veya gül suyunda eritilmiş safran ile yazılması gereklidir.
Kötülük için yani büyü için yapılmış olanlarını da özel olarak hazırlanmış terkip ile yapılabildiği gibi normal mürekkepli siyah /mavi renkli mürekkepte kullanılabilir. Ama safran mürekkebi kullanılamaz çünkü büyü tutmaz.
Muska Müslümanlıkta yaygın olmakla beraber eski dinlerde de vardı. Muska bilindiği gibi şifalı ayetlerin, bazı rumuz ve şifrelerin usulünce düzenlenmesidir. Buda demektir ki her eli kalem tutan muska yazamaz yada yazsa da amacına ulaşamaz.
Kuran-ı kerimde, mevcut bulunan ayetlerden yararlanılarak, insanların manevi rahatsızlıklardan kurtulup şifa bulması, kimi zaman istenilenin yaptırılmasını sağlamak, insana zarar vermek (büyü gibi)için üçgen veya rulo şeklinde katlanıp, yedi kat muşambaya, deriye, bal mumuna sarılarak boyuna, kola, bele yada bir yere asarak, konularak uygulanan yazılardır.
Muska yazımında önemli olan, yazan kişinin niyetidir. Kişinin iman gücü, ve yazmak için almış olduğu yetki, önemli bir rol oynar. Muskanın yazımında gün, ay, güneşin konumu gibi bir takım önemli hususlar vardır.
İlk muskaya örnek olarak hz.Muhammet peygamberin önerdiği cevşen’i göstermek mümkündür. Burada kişiyi koruma amacı ele alınmış olup, takan kimsenin düşmanlarına karşı galip geleceği belirtilmiştir.
Muska artık günümüzde genelde kötü niyetli işlerde kullanılmaktadır. Bunun nedeni olarak yazan kimselerin, yazım için gerekli olan şartları yerine getirmeden, daha önceden yazdığı yazıları çoğaltarak,insanlara vermesi, çıkar amaçları doğrultusunda kullanmaya başlanılmasıdır.
Oysaki bir muska, yazılmadan önce kişinin isteklerinin doğruluğu emin olunup,daha sonra yazılmaya başlaması gerekmektedir.Yanlış bir bilgi sonucu yazılacak bir muska belkide kişinin geleceğini tamamen etkileyip farkında olmadan, yazan ve de yazdırılana zarar vermesi mümkündür.
Bundan dolayı yazılan bir muska bazen hedef şaşırması mümkündür. İyilik için istenilen kötülüğe ,yada bunun tam tersi olması çok yüksek bir ihtimaldir.
(Büyü, ve korunma yolları ile bu konu tam bir benzerlik içermektedir.)
Kuran-ı kerim’deki ilk ayet okumamızı söylerken bizim yazdırdığımız yazıları taşımanın bir fayda vermeyeceğini anlayacağınız kanısındayım.Ancak, yazdırılan ayetleri düzenli olarak, veren kişinin tarif edeceği şekilde okumak süretiyle bir fayda getirmesi mümkündür.
Kötü emeller için yazılan bir yazıda durum çok daha farklılık taşır.
Bir muska yazıldığında taşıyan kişiye rahatsızlık vermesi durumunda sirke ile yıkayıp yada kaynatılmış fasulye suyuyla yıkanıp,akar bir suya atılmalıdır.Unutulmamalıdır ki, yakmak, çöpe atmak gibi durumlar yanlıştır.
Yazılan bir muskanın etkisi bir, dört, yedi yıl gibi zaman sürmesi muhtemeldir.
Bazı hocaların özellikle cinci hocaların garip yazılar yazarak,bunları cinlerin yazdığı gibi komik bir durumu size söyleyebilirler,bu gibi durumlar yanlışlık tanda ötedir.
Şimdiye kadarki edindiğim bilgilerden yola çıkarak, yorumum şu ki; şimdiye bir çok rahatsızlıklara Tıp'bın psikolojik olarak isimlendirdiği vücutta çeşitli ağrılar, kişilerin agresif ve tutarsız davranışlar gibi olaylara muskaların fayda ettiğini gördüm. Kuran-ı Kerim’deki ayet-i celîlelerin ve esmai hüsna-yı ilâhiyyenin gizli sır ve hikmetlerinden yararlanılarak;
Hastalıkların şifa bulması
Büyü bozmak
İnsanların celbi
Ticaret celbi
Zayilerin bulunması
Nazar dan korunma
Cinleri davet
Cinlerden korunma
Ruhlarla müşahede
İnsanlardan korunma
Gibi konularda ve veya daha birçok konularda muskalar düzenlenir ve uygulanabilir.
Ve burada sayılamayacak kadar çok konu ve rahatsızlığa çare bulunmaktadır.Çok eskiden hemen her hastalıkla ilgilenen cinci hocalar tıbbın ilerlemesiyle nesilleri tükenir oldular. (Şarlatanları saymazsanız) Bende önce TIP diyorum. Ancak görünen köy kılavuz istemez. Manevi ve ruhsal rahatsızlıklar Tıppın çaresiz kaldığı durumlardır. Birçoğunuz şahit olmuşsunuzdur. Doktora giden hastaya bir şeyiniz yok denildiği halde şikayetlerinin devam ettiğine, Evli çiftlerin sağlıklı oldukları halde çocuklarının olmadığına, bazı gün yada gecelerin size uğursuz geldiğine, sebepsiz korkulara, gereksiz hırçınlıklara, uykuda konuşmaya, Kabuslara, vs.TIPpın cevap vermesi olanaksızdır.
31/7/2009 | Kategori: Din | Yorum (yok) | Yorum Yaz
İngilizce de ''peri'' sözcüğünün karşılığı ''fairy'' olarak geçiyor.Peri masalına da ''fairytale''deniliyor.Yapısal olarak hem dürüstlüğü ve adilliği,hemde güzelliği ifade eden ''fair''sıfatı peri için kulanılan bu karşılıkla akraba.Latince de ''fata''dan türeyen ''fatare'' fiil köküyse ''büyülemek'' anlamını vermektedir.17.yy.da kilise baskısının azalmasıyla birlikte folklorik inançlar üzerine çalışmalara başlayan araştırmacılar sözcükler arası bu çapraz ilişkide ''büyü yoluyla yazgı belirleyen güçler''anlayışını,duğrudan ''peri '' kavramıyla ele almışlardır.
Peri sözcüğünün keltik kültüründe karşılığı,çok eski zamanlardan beri,Elf .(aynı sözcük Tötonik folklorda Alb ve Abi olarak geçiyor.)
Ortaçağ Fransız masallarında sözedilen Periler kralı Oberon,daha eskilerde Alberon olarak biliniyor.
Nibelungen'de anlatılan koruyucu bekçinin adıysa Alberich yani Elf kralı.Günümüzde hala Kelt-Cermen kökenli popüler isimlerde Elf karamı hala yaşıyor.Alfred '' elf yöneticisi'',Albert ''elf ışıltısı'' demek.
Peri dişi bir sözcük olduğu için,kilise baskısı döneminde şeytanla bağlantılı düşünülmüş, hatta Cathar'lara aşağılama ve suçlama için periler denmiştir.1907-1910’da, Stanford Üniversitesinden W. Y. Evans-Wentz’in çarpıcı çalışması Kelt Ülkelerinde Peri İnancı /The Fairy Faith in Celtic Countries için Britanya, İskoçya, İrlanda, Galler ve Bretanya’da yaptığı yolculuklarda perilere inancın ve perilerle karşılaşmanın hala yaşayan bir gelenek olduğunu öğrendi. Perilerle ilgili bu gelenek halen Kelt topraklarında insanların günlük deneyimlerinin bir parçasını oluşturur. Onlar Orta Çağ’dan daha eskilere, Kelt geçmişlerine uzanan köklü bir peri geleneğinin günümüzdeki temsilcileridir. Bu geleneğin ilk ağızdan birebir aktarımlarını veren belgeler sayıca az fakat tutarlıdır.Periler kuşkusuz dünyanın pek çok geleneğinde farklı isimler altında başgösterirler ve söz konusu ülkenin modernlik derecesine bağlı olarak güçlü bir hayret ve hayranlık, tedirginlik veya inançsızlık kaynağı olmayı sürdürürler.Gözle görülmeyen herhangi bir şeyin yok sayıldığı Akılcılık Çağı’nın ardından on dokuzuncu yüzyılda doğaüstü olana ve ezoterizme ilgi arttı. Bu alanla yakından ilgilenen araştırmacıların kendi toplumlarında yaşayan peri gelenekleri ve majik geleneklerle bağları kopuktu ve etraflarını kuşatan hazineyi ihmal ederek esin için gözlerini gizemli Doğu’ya çevirmişlerdi.Peri geleneklerinde önde gelen otoritelerden R. J. Stewart dünyada halen yaşatılan perilere dair halk gelenekleri ile çağdaş kültürün kapsamındaki perilere bakış açısı arasında dünya kadar fark olduğunu belirtir.
On dokuzuncu yüzyılın sonunda psişik fenomenlere ilgi daha bilimsel ve açıklayıcı bir dönemece girdi. Yeni teknoloji ektoplazmik temasların, hayalet ve hortlakların tespitine yol açtı. Kameralar yalan söyleyemezdi -yoksa söyler miydi? 1917’de iki küçük kızın çektiği Cottingley peri fotoğrafları Teozofik çevrelerde epey heyecan yarattı. Bu, Sir Arthur Conan Doyle’un bilmeden karıştığı bir hileydi. 1983’te, fotoğrafı çeken iki küçük kızdan birisi olan ve artık seksenli yaşlarında bulunan Elsie Wright, kanıtları kartondan keserek kendilerinin yaptıklarını itiraf etti. Cottingley peri vakası yakın zamanda çekilen ve peri fenomeninin doğasını farklı biçimlerde ele alan iki filme, Photographing Fairies / Perileri Fotoğraflama (1997) ve Fairy Tale / Peri Masalı’na ilham kaynağı olmuştur.
Paganizmin yeniden canlanmasıyla bağlantılı olarak, günümüzde peri geleneklerine giderek büyüyen bir ilgi vardır. Bu hareket bazen saçma sapanlık ve fantastiklik gibi sapmalar göstermekle beraber tarihi bir kökenden yoksun değildir. On altıncı ve on yedinci yüzyıllarda Britanya’nın kırsal kesiminde cadı olmakla suçlanan ve mahkum edilen kişiler Şeytan’la değil Peri Kraliçesiyle görüştüklerinden söz etmişlerdir.
Bir zamanlar güçlü bir kabul gören geleneksel peri inançlarının bazıları son yirmi yılda farklı bir yöne çekilmiştir. Eskiden perilerin işi olarak görülen mısır tarlalarındaki dairesel şekiller ve insanların peri ülkelerine kaçırılma olayları, popüler inancın gezegensel boyuttan gezegenler arasına kayması sonucunda, şimdilerde dünya dışı varlıkların marifeti sayılmaktadır. Taşralı halkın yüzyıllar boyunca süt ve benzeri armağanlar bıraktıkları dünyalı komşularımız perileri hakettikleri gibi dikkate almak yerine postmodern kültürümüz, dünya dışı açıklamalar arayışıyla, dünyadan iyice kopma noktasına gelmiştir.
Perileri saygıyla hitap edilmesi ve davranılması gereken ruhlar olarak kabul eden geleneksel bakış günümüzde yerini kötü adam rolüne uygun görülen dünya dışı oyunculara devrederken, perilere de meleklere yakın, bütünüyle iyi ve insanlara yardımcı varlıklar gözüyle bakılmaktadır. Ruhlarla ilgili görüşlerimizde dikkatli olmak zorundayız. Melekleri gerçekten de farkında olmaksızın konuk edebileceğimiz olasılığına açık olmamız gerekiyorsa da, diğer yandan aşırı derecede naif olmaktan ve karşımıza çıkan her ruhu kabul etmekten kaçınmalıyız. Ruhsal varlıklar, tıpkı insanlar gibi, türlü şekil ve boydadır. Bazıları bize karşı iyi niyet içindedirler; bazıları bize kayıtsızdır; diğer bazıları ise iyi davranış sınırlarını çiğnediğimiz anda güçlü bir tepki verirler
Periler bir kral ve kraliçenin yönettiği belirli topluluklar oluşturular.Periler genellikle çok küçüktür.Bazılarının boyu 30 cm,bazılarının daha küçük böcek boyutlarında olduğu söylenir.En küçüklerine Pigwidgeon denir.Doğaüstü güçleri vardır.Bazı psisik kişiler onları görebilir.Bir yerden ,bir yere hızlı yolculuk yapabilirler.Periler meyve ile beslenirler.Peri yağı(cadı yağı da denir)Exidia türünden jelatinimsi bir küftür.Periler,şapkalı mantarı sandalya ve masa olarak kullanırlar.
Periler çimenlerin üzerinde dans ederler.Periler dansının ve kutlamalarının gece gerçekleştiğine inanılır.Horoz öttüğünde yok olurlar.
Periler doğum yapan kadınları ziyaret ederler.Majik yöntemlerle insanlara yardım eden peri vaftiz annelerine ilişkin birçok öykü vardır.Bazen gelin yatağını kutsar bazen de ölümlülere aşık olurlar. Periler kızınca sütün ekşimesine,mısırın kavrulmasına neden olurlar.Ve bazen tencereleri ve eşyaları fırlatırlar. İnsanları ayak parmaklarından çimdiklerler,çocukları kaçırır ve yerine başka bebek bırakırlar. (Bırakılan çocuklar müziği ve dans etmeyi severdi.Ancak kötü,kavgacı,iştahlı ve aptal olurlardı.Bu çocuğun peri çocuk olup olmadığı anlaşılamazdı).
Periler bazen vücudun bir yanının katılaşmasına neden olurlar.Ortaçağda cüce katılaşması denirdi.Zambak kökü katılan beyaz şarap içilerek tedavi edilir.
Peri fransızca fee olarak geçer.Kral Arthur'un sarayında perilerle insanları birbirinden ayırmak olanaksızdı.Arthur'un kız kardeşinin adı Morgan La Fee 'dir.
Perilerden dostlar edinmek için içten duygulara, ben merkezci olmamaya, terbiyeli olmaya, başkalarına saygılı olmaya ve keskin bir algıya ihtiyaç vardır. Dostluklar karşılıklı çekim, ruh benzerliği ve karşılıklı ilişkiye istekli olma sayesinde meydana gelir. Bir tüketme anlayışıyla, perilerin onlar için neler yapabileceğini bulma amacıyla yola çıkanlar maalesef hayal kırıklığına uğrayacaklardır.
Perilerle ilgili birçok geleneksel ve atalardan kalma öğretide dikkat tavsiye edilir: İncinme ihtimali olan kişiler perilerin ardına düşmemeli ya da onların mekanlarına girmemelidir. Bebeklerin, çocukların, aşk acısı çekenlerin ve başıboş dolaşan evcil hayvanların nasıl bir daha dönmemek üzere Peri diyarlarına sürüklendiği söylenir. Öteki dünyanın diyarları gerçekten güzeldir, fakat perilerin tarzları insanlarınkiyle aynı değildir ve ikisini karıştırmamalıyız.
İrlanda’da peri topluluklarının geleneksel uğrak yerlerini tahrip etmek hala büyük bir saygısızlıktır ve kırsal kesimdeki pek çok kişi böyle yerlerden uzak durmaya çok özen gösterir. Perili bir alıç ağacını bırakın kesmeyi, bir dal koparmak bile korkunç bir şey olarak kabul edilir.
Çok eski zamanlarda, perilerin sayıları fazla ve güçleri daha üstünken, insanlar onların varoluşlarından haberdarlardı ve büyülerinden korkuyorlardı. Perilerin incinip rencide olmaları kolay, kurallarıysa sıkı ve onemlidir. Bu yüzden insanlar perilerle ilişkilerinde çok çabuk endişeleniyor, yapabilecekleri ters sihirlerden çekiniyorlardı. Evlerinde perilerden bahsederken "Nazik varlıklar'' ve "İyi insanlar'' gibi sıfatları kullanıyorlardı çünkü esen rüzgarların perilerin kulağına her kelimeyi götürdügünü biliyorlar ve onların kendilerini iyi andıklarını düşünmelerini istiyorlardı.
Gerçekten de Perilerden korkanlar ise yanlarında Perileri kaçırdığı söylenen ekmek, tuz, çelik ve demirden yapılmış herhangi eşyalar gibi malzemeleri taşıyorlardı. Peri Tozlarından etkilenmemek için ise ceketlerini içten dışa döndürerek giyiyorlardı.
Arkadaşlığa gelince ise, Pencerelerinin önlerinde Perilere yemeleri için kek ve pastalar bırakıyor, evlerinin önüne bebeklerini yıkamaları için temiz su koyuyorlardı. Bir başka bilinen şey ise Perilerin en büyük tutkuları dansetmek olduğundan, özellikle bacalarını onların dans alanları için temiz tutuyorlardı
Perilere ölümlü insanlardan bile daha çok saygılı ve anlayışlı davranılması gerektiği herkezce bilinen birşeydir. Şüphesiz bunun en onemli sebebi gözetlenmek ve takip edilmekten hiç hoşlanmamaları. Buna rağmen doğru kelimeleri, yani büyülü sözcükleri bilenleri aralarına almaktan memnunluk duyarlar. Fakat sihirli sözler söylemek ve Perilerin dünyalarına girmek çoğu zaman riskli bir iştir. Havada küçük bir toz bulutu gören biri eğer sihirli kelimelerden biri olan "At ve Hattock" diye bağırırsa birden Periler tarafından havaya kaldıralarak onlarla birlikte uçma şansına erişir.
Bir efsaneye göre, bir keresinde bir insan ormanda kendi başına uzanıyordu ve yukardan Perilerin şarkı söyleyerek geçtiklerini gördü. Kendi dillerinde "Pazartesi" diye bağırdı Perilerden biri, bir başkası "Salı" dedi ve bir an sessizlik oldu. Peri dilini biraz bilen adam "Çarsamba" diye seslendi ve Periler takıldıkları yerden kurtuldukları ve insanın oyunlarina katıldığı için çok mutlu oldular. Buna karşılık olarak onu kendileriyle beraber Periler Ülkesi'ne götürdüler ve sırtında olan kamburu iyileştirdiler. Başka bir zamanda ise Periler şarkı söylerken bir insan yanlış eşlik etti ve Periler sinirlenerek bu insanın kamburunu iki katı büyüttüler.
Perilerin özellikle çok sevdikleri şeyler; Müzik ve dansetmek, at sürmek, avlanmak, cirit atmak ve satranç oynamak. Periler ayrıca ağaçlari çok severler ve onlara zarar veren insanları cezalandırırlar.
Düzen, temizlik ve topluluğa çok önem verirler. Sütle verilmiş kekleri yerler ve temiz suda bebeklerini yıkarlar. Doğruluk ve neşeyi takdir ederler.
İnsanlardan "Ödünç alır" ve karşılığını sihirle öderler. Altın saçlı kadınlardan hoşlanırlar.
Hoşlanmadıkları şeyler; izinsiz gözetlenmeleri ve takip edilmeleridir( Bu çok kötü cezalandırdıkları suçlardan biridir). Çanlar (özellikle kilise çanları), horoz sesleri ve kirli sulardan da nefret ederler.
Her ne kadar Karanlık Periler yanlış anlaşılmaya yön verseler de asla yalan söylemezler, bu nedenle Periler'in hoşlanmadıkları başka şey yalan söyleyen insanlardır. İnsanlardan çalmanın gayet normal olduğunu düşünürken, insanların onlardan çalmalarına çok sinirlenirler.
İnsanların Periler tarafından konulan bu tabuları yıkmaları onlara büyük şanssızlıklar ve kötü büyüler olarak geri döner.
Perilerin ihtiyaçlari olduğu zaman "Hırsızlık" yaptıkları bir gerçektir. Fakat her zaman iyiliğin karşılıgını verirler.
Periler ayrıca kendilerine büyük iyiliklerde bulunan insanlara kendilerinden sihir verirlerdi. Bu sihir ölümlünün bazı olağanüstü güçlerinin olmasi demekti. Fakat eğer bu insan başkalarına bundan bahseder ve bununla övünürse bu armağan hemen Peri tarafından geri alınırdı. Armağanlarına değer vermelerine minnettar olsalar bile direk yönden "Teşekkürler'' demek bile bu hediyenin artık işe yaramaz olduğu anlamına gelirdi.
Periler hakkında bilinen bir iyi şey ise takas etmeye mecbur edilebilecekleriydi. Eğer Peri'ye bir değiş tokuş teklifi sunulmuşsa bunu kabul etmek zorundaydı. Bunu yapmanın yolu "Senin ki benim, benim ki senin olsun" diye yüksek sesle bağırmaktı. Bir efsaneye göre, bir keresinde bir ölümlü erkek bir kaç periyi havada ellerinde birşeyle uçarken görmüş, fakat bunun ne olduğunu görecek zamana sahip olamamıştı. Şapkasını zaman kaybetmeden perilerin arasına atarak "Senin ki benim, benim ki senin olsun" diye bağırmış ve kucağında hayatında gördüğü en güzel kadını bulmuştu.
*** Perilerin dünyalarına girmeye çalışıp kaybolma riskini almaktansa onların size gelmesini beklemek daha kolay. Her ne kadar kolay olmasa da ince bir sesle şarkı söylemek Perileri çeker ve hiçbir zaman onlara karşi tedbirli olmayı da unutmamak gerekir.
Bu dua, peri halkıyla temasa geçmenin yolunu arayanlar içindir:
Dünyalar arasındaki perdelerin ortasında kadim yerleri bekleyen peri halkını hatırlıyorum. Birlikte yeryüzünde tasasızca ve nezaketle yürüyelim, hiçbir varlık ilerlemelerini önlemesin ya da yollarını kesmesin ki yeryüzünün gizli ailesi huzur içinde olsun..
31/7/2009 | Kategori: Din | Yorum (yok) | Yorum Yaz
Cadılık, çeşitli tarihî, antropolojik, dinî ve mitolojik kaynaklarda, çeşitli doğaüstü veya sihirli, büyülü oldukları iddia edilen yeteneklere verilen isimdir. Bir cadı da, cadılık öğretilerini uygulayan kişidir. Mitolojik cadılar doğaüstü yaratıklarken, tarihte pek çok insan, cadılık suçuyla suçlanmıştır. Cadılık hâlâ bazı inanç sistemleriyle ve pek çok modern uygulayıcısıyla varlığını sürdürmektedir.
"Cadılık" kavramı kültürel bağlamlarda olumlu ya da olumsuz anlamlar içerebilir. Örneğin Eski Hristiyan Avrupa'da cadılar şeytanî güçlerle ve şeytanla ilişkilendirilirlerken, modern çağda, günümüzde, cadılar kendilerini iyilikçi ve ahlak olarak da olumlu insanlar olarak tanımlamakta, diğer insanlarca da böyle tanınmaktadırlar.
Tarihî örneklerde cadıların çoğu kadın olmasına rağmen, erkekler de cadı olabilirler. Erkek cadılara ise, gerek tarihte, gerek mitolojide, büyücü adı verilmiştir.[1].
Uygulamalar ve inançlar, her ne kadar çeşitli kültürlerde tanrılar ve ruhlarla yoğun ilişki içinde olsa da, cadılığın kendi başına bir din oluşturmadığını göstermektedir. Çoğu kültürde cadılık dinî uygulamalar, ölümden sonra yaşam, ruhlar, anrılar, paranormal olaylarla iç içedir. Cadılık, genel olarak büyünün kullanım alanı olarak karakterize edilmiştir.
Sometimes witchcraft is used to refer, broadly, to the practice of indigenous magic, and has a connotation similar to shamanism. Depending on the values of the community, witchcraft in this sense may be regarded with varying degrees of respect or suspicion, or with ambivalence, being neither intrinsically good nor evil. Members of some religions have applied the term witchcraft in a pejorative sense to refer to all magical or ritual practices other than those sanctioned by their own doctrines - although this has become less common, at least in the Western world. According to some religious doctrines, all forms of magic are labelled witchcraft, and are either proscribed or treated as superstitious. Such religions consider their own ritual practices to be not at all magical, but rather simply variations of prayer.
"Witchcraft" is also used to refer, narrowly, to the practice of magic in an exclusively inimical sense. If the community accepts magical practice in general, then there is typically a clear separation between witches (in this sense) and the terms used to describe legitimate practitioners. This use of the term is most often found in accusations against individuals who are suspected of causing harm in the community by way of supernatural means. Belief in witches of this sort has been common among most of the indigenous populations of the world, including Europe, Africa, Asia and the Americas. On occasion such accusations have led to witch hunts.
Under the monotheistic religions of the Levant (primarily Christianity, and Islam), witchcraft came to be associated with heresy, rising to a fever pitch among the Catholics, Protestants, and secular leadership of the European Late Medieval/Early Modern period. Throughout this time, the concept of witchcraft came increasingly to be interpreted as a form of Devil worship. Accusations of witchcraft were frequently combined with other charges of heresy against such groups as the Cathars and Waldensians.
In the modern Western world, witchcraft accusations have often accompanied the Satanic Ritual Abuse hysteria. Such accusations are a counterpart to blood libel of various kinds, which may be found throughout history across the globe.
31/7/2009 | Kategori: Din | Yorum (yok) | Yorum Yaz
Demon, Hıristiyan literatürde cin ve şeytan anlamında kullanılmış bir terimdir. Terimin kökeni eski Yunanca’da tamamen farklı anlamlarda kullanılmış olan daimon sözcüğüdür.
Avrupa’da papazlar uzun süre, garip davranışlar gösteren kimselerde ve obsesyon olaylarında, hastanın vücuduna demonun girdiğini sanmışlar ve bu yaratığı kovmak üzere çeşitli uygulamalarda (egzorsizm) bulunmuşlardır. Spiritüalistlere göre, bu tür olaylarda cin zannedilen şey, spatyumun teşevvüş halindeki bedensiz ruhlarıdır.
Ortaçağ’da majiyle uğraşan bazı kimseler demonları sınıflandırma çalışmasına girişmişlerdir ki, bilimsel dayanağı olmayan bu çalışma demonoloji olarak adlandırılır. [1]
Demonoloji, cin ve iblisleri sistematik olarak inceleyen çalışma dalı. Genelde dinlerin kutsal metinlerinin yorumlanmasını içerir ve teoloji yani dinbilimin bir dalıdır. Osmanlıca karşılığı Şeytaniyattır. "Cinler bilimi"de denmektedir.
31/7/2009 | Kategori: Din | Yorum (yok) | Yorum Yaz
31/7/2009 | Kategori: Paylasim | Yorum (yok) | Yorum Yaz
Çeşitli yollarla, usulleri kötüye kullanarak bir insanı yönetim altına almaya, ona istenilenleri yaptırmaya genel olarak büyü denir.
Büyü, kötü usullere başvurarak bir insanın iradesini elinden almak demektir.
Büyü ile insanı istemediği şeylere zorlamak, ona istemediği hareketleri yaptırmak mümkün olabiliyor.
Büyücülük, her şeyden önce, dine ve inanca kesin şekilde karşıt olan, batıl inançlara dayalı bir büyüsel işlem toplamıdır. Reçetelere, formüllere dayanan, bunlara değişik anlamlar yükleyen bir uygulamadır. 1584’te Anvers’te yayınlanan Gespar Peucer’in Falcılar (Les Devins) adlı kitapta büyücülük şu şekilde tanımlanır.
Büyüsel işlemler çoğunlukla olumlu (Ak Büyü) veya olumsuz (Kara Büyü, Kırmızı Büyü) bir enerji akışına dayalı olduğu söyleniyor. Bir enerji bedensel bir organa, psiko-somatik (ruhsal-bedensel) bir işleve yöneltilebilir. Tarihte birçok el yazması büyü kitabı hazırlanmıştır. En ünlülerden biri 15. Yüzyıla ait olduğu sanılan, önceki yüzyılda gizem ustası Mc Gregor Mathers tarafından ilk kez İngilizce ye çevrilen sihirbaz Ma Abra-Melin’in Kutsal Sihir Kitabıdır. (The Book of the Sacred Magic of Abra-Melin the Mage). Kitaba göre maddi dünya kötü ruhlar tarafından yaratılmıştır, ancak sihirbaz, koruyucu meleğinin yardımıyla ve büyüsel uygulamalara başvurarak, kötü güçlere karşı koyabilir hatta kötü ruhları yönetebilir.
Büyücülük, şeytanı tanımaya yarayan bir sanattır. Büyücü tarafından çağrılan şeytan ve yardımcıları kendilerini gösterirler veya kendilerini göstermeyip de talep edilen şeyi yerine getirirler.
Büyücülüğün silahı büyülemedir, etkileme ve telkindir. Kuramsal olarak etki ve duygu (sevgi, nefret) dozu güçlü olan bir enerjinin belirli nesneler, formüller kullanarak transferidir. Bu tür etkileşimde en çok kullanılan ve Vudu (voodoo) dahil olmak üzere, her çeşit büyüsel gelenekte mevcut olan mum veya kilden yapılan bir heykelciktir. Hedef olan kişiye yapılmak istenilen şey, büyüsel formüller kullanılarak heykelciğe (kukla, bebek) yapılır. Orta çağdan kalma bir başka yöntem, Şanlı El veya Tutuşan El yöntemiydi. Asılarak ölen birinin eli kesilir, kurutulur ve avucuna siyah bir mum yerleştirilirdi. Dönemin kaynaklarına göre bu eli kullanarak özellikle zehirlenme büyüleri yapılıyormuş.
Burada belirtmek gerekirki büyü, hangi dine ve inanca bağlı olursa olsun temeli vede etkileri aynıdır, her türlü büyü ülkemizde de yapılmaktadır.Dolayısıyla büyünün dini yoktur. İnsan büyük bir enerji yoğunluğuna sahiptir. Bu enerji yoğunluğu insanın bütün vücut ve beyin fonksiyonlarını düzenler;
Bu noktadan ele alırsak, büyü ;insanın enerji yoğunluğunu yok etmek ve ritmini bozmak için yapılan negatif bir enerjiyi çeşitli araçlarla (muska ve buna benzer bir yolla )insanın üzerine yollayarak, vücuttaki enerji akışının düzensiz olarak çalışmasına sebep olan bir araçtır.
Büyülerin, zamana, mekana ve de insana ait olmak üzere çok geniş boyutları vardır. Bir büyü yapılışına göre farklılıklar gösterebilir; insanın iş düzeni,aşk hayatı,sağlığı ,aklınıza gelen her türlü konuda büyü yapmak mümkündür.Büyülerin şekilleri ,yiyerek, içirilerek, bir yere asılarak, konularak gibi farklı türleriolabilir.Bir büyü yapıldığında etkisi bir mikrobun insan içinde çoğalması gibi zamana bağlıdır ;burada kişinin iradesi çok önemli bir rol alır.Büyüler halk arasında, papaz büyüsü, muska ile yapılan büyüler gibi bir çok adlar alır.
Tarihten de bir çok olayda büyü ve büyücülükle ilgili birçok örneklerin bulunduğu bir gerçektir. Unutulmaması gereken;
Her yapılan büyü etki gösterecek gibi bir durum söz konusu değildir.Şartların yerine getirilmemesinden dolayı etki olmayabilir.Yapan kişinin yada sizin istediğiniz yeterli bilgilerin verilmemesi etkinin azalmasına ve de yok olmasına neden olabilir.
Büyü yapıldığı zaman etkisi bazen bir ömür boyu sürer,bazen de zaman içinde yok olur; 1-3-7 yıl arasında değişiklik kazanır, ama yapılış maksadı ve ne için yapıldığı gibi etkilere bağlı olarak devam eder veya biter.
30/7/2009 | Kategori: Din | Yorum (yok) | Yorum Yaz
VATIKAN
Bilinmeyen Vatikan ve Papaları anlatan bu yazı dizisine, “Vatikan Nedir?” sorusuyla başlamak kanımca yerinde ve yararlı olacaktır. Türkiye’de Vatikan’ın adı bilinmekte ve/fakat gerçekte “ne” olduğu geniş Müslüman kitle tarafından hiç bilinmemektedir. En iyimser deyişle Vatikan, Papalarıyla birlikte anılan, Papa’nın yaşadığı yer diye bilinen minik bir devlet olarak tanınmaktadır. Kuşkusuz bu kısa açıklamada doğruluk payı vardır ama çok, hem de çok eksik bir tanımlamadır bu. Eksik bilgilenme ise, herkes kabul eder ki, hiç bilgi sahibi olmamaktan daha sakıncalı ve tehlikelidir. İşte Türkiye’de Vatikan’la ilgili bu eksik bilgilendirmeyi biraz olsun giderebilmek amacıyla “Vatikan Nedir?” sorusuyla girmekte yarar görüyorum.
VATİKAN DEĞİL LATERAN
Günümüzde Vatikan diye bilinen yerleşim alanı yeryüzündeki tek “Tanrı–Kenti” statüsündedir. Vatikan bu özelliği nedeniyle “Kutsal–Kent”tir. Bu Tanrı–Kenti aynı zamanda bir “Devleti” içinde barındırır. Vatikan yeryüzündeki tek “Tanrı–Kenti ve Devleti”dir. Vatikan’dan başka “Tanrı–Devleti” yani “Teokrasi” yoktur, fakat halen de kutsal sayılan bir çok kent vardır. (Örneğin, Kudüs, Kom, Hinduların, Budistlerin ve Şintoistlerin kutsal kentleri gibi).Vatikan’ın bugünkü statüsü 1870’de İtalya’da bulunan Papa–Devletleri’nin, İtalyan Ulusal Birliği’nin kurulabilmesi amacıyla ilga edilmeleriyle başlamış ve son hukuki şeklini Faşist Diktatör Mussolini ile Vatikan’ın Dış İşleri Bakanı Kardinal Gaspari arasında 26 Ekim 1926’da imzalanan “Concordat” (Mukavele) ile almıştır. Böylelikle Vatikan İtalya’da “devlet içinde devlet” statüsü edinmiştir. Vatikan’a tüm girişler Roma’nın sınırlarından yapılabilmektedir. Diğer bir deyişle Vatikan, İtalya Devleti’nin tüm haklarından yararlanabilen fakat kendi bayrağına ve egemenliğine sahip ayrı bir devlettir.Vatikan adı, ilginçtir ki, Hıristiyanlığın ilk 1350 yıllık döneminde hiç ağıza alınmamıştır. Çünkü 1267’ye kadar böyle kutsal sayılmış bir yerleşim alanı yoktu. O zamana kadar Papalar Vatikan’da değil Lateran diye bilinen yerleşim alanında otururlardı. Papalar yaklaşık 1000 yıl buradan yönetmişlerdi Katolik alemini. 14. Yüzyıl’da Papalar, Fransa’nın şimdi tiyatro şenlikleriyle tanınan Avignon şehrinde yaşamaktaydılar. Bunlar Hıristiyanlığın en tartışmalı Papalarıydılar. Fransa kralları tarafından korunan bu Papalar 13. Ve 14. Yüzyıllara damgalarını vurmuşlardı. Papaların Vatikan’a geçişleri 1377 yılında, Avignon’daki Papaların sultasının yıkılmasından sonra olmuştur. Bu nedenle “Lateran Kilise Kararları” daima Vatikan kararlarına öncelik sağlamıştır. Bugünkü Vatikan’ın tesisi sırasında da yine Lateran Sözleşmeleri (Treaties) rol oynamıştır.
MİNİK DEVLET=BÜYÜK GÜÇ
Bugünkü Vatikan, yerleşim alanı itibariyle, kalın surlarıyla birlikte 44 hektarlık bir alanı kaplamaktadır. Çevresindeki surlar bir saatte dolaşılabilir. 1527’de İspanyolların işgaline uğrayan Vatikan’ın yıkılan surları ve binaları yeniden inşa edilmişlerdir. Vatikan’ı İsviçreli Katolik askerler, geleneksel giysileri içinde korumaktadırlar. Ünlü Devlet kuramcısı Makyavel, aynı zamanda “prens” olan Papaların kendilerini paralı asker olan İsviçrelilere korutmasını sert bir dille eleştirmişti. Ona göre bu paralı askerler, kendilerine daha fazla para veren düşmanlara Papa’yı satabilirlerdi. Makyavel’in dediği doğruydu. Nitekim bir kaç kez Papalar, İsviçreli askerlerin ihanetine uğramışlardı. Ama yine de Papalar kendilerini İsviçreli paralı askerlere korutmaktan vazgeçmemişlerdi. Nedeni de çok ilginçti. İsviçreli paralı askerler ihanet etseler bile Vatikan’ın hiç bir sırrını açıklamıyorlardı. Vatikan’ı gizemli bir Kilise–Devleti yapan budur işte. Öğretiye göre “Vatikan’da öğrenilen sırlar öbür dünyada bile açıklanmaz.” Vatikan’ın sırlarını açıklayanların ve nesiller boyunca ailelerinin canları ve malları güvenlikte olmaz. Çünkü Vatikan gerçekten de inanılması güç sırları barındıran, gizli geçitleri, şifreleri ve yeraltı yollarıyla tam anlamıyla “esrarengiz” sayılan bir yerdir ve bu şöhretini de yüzlerce yıldır sadece kendisine sakladığı sırlarının başkalarınca öğrenilebilmesini önleyerek edinmiştir.
SİYASİ VE DİNSEL YAPTIRIM SAHİBİ
Vatikan, kendi pasaportu, kendi devlet kuruluşları ve bürokratları olan bir devlettir. Nedir ki, bu devleti diğer devletlerden ayıran temel farklılıklar vardır. Bunları kısaca sayalım.Vatikan Devleti’nin gece yerleşik nüfusu 600 kişidir. Bu sayı sürekli konuk sayılan kişilerle birlikte 1014 olur. Gündüz nüfusu ise 3599’a yükselir. Bunlar Vatikan’da görev yapan işçiler ve diğer memurlardır. Vatikan Pasaportu bizzat Papa tarafından verilir. Bu pasaport geçicidir. Vatikan istediği zaman tek taraflı olarak iptal edebilir ya da hiç vermemiş gibi kayıtlardan çıkartabilir. Pasaportun özelliği hiç bir ırk ya da milliyet gözetilmeden verilebiliyor olmasıdır. Ne var ki tek koşulu, pasaport alacak şahsın Katolik Kilisesi’ne kayıtlı dindar olarak tanınmış bir Katolik olmasıdır.Vatikan’da altı dikkatle çizilmesi gereken bir özellik vardır. Çoğunlukla devlet olarak bilinen Vatikan ile “Papalık Makamı” bir ve aynı (özdeş) sanılmaktadır. Bu eksik bilgilenmedir. Papa, Katoliklerin başı olarak yeryüzündeki tüm Katoliklerin “Kutsal Pederi”dir, ama sadece ve sadece Vatikan Devleti’nin Devlet Başkanı’dır. Tüm Katolikler’in “Devlet Başkanı” değildir. Bu görevinde Papa’nın bir Başbakanı, bir Senatosu ve Bakanları vardır. Bunlar da siyasi yaptırımları itibariyle sadece Vatikan’la tanımlı ve sınırlıdırlar. Ancak, dinsel yaptırımları itibariyle tüm Katolikleri bağlarlar.
VATİKAN DEVLETİNİN BEYNİ “CURİA”
Devlet ve siyasi erk olarak Vatikan’ın en önemli ve güçlü kurumu, “Curia”dır. Bu kurum Devlet olarak Vatikan’ın beynidir.Vatikan’ın 1983’de kabul edilen en son Anayasası’nın (Code of Canon Law) 360. paragrafında Curia, “Papa’nın adına ama Kiliselerin hayrına ve yararına çalışma yapmakla yükümlü kılınmış bir kurumdur.” Curia, Papalık Sekreteryası (Devlet Bakanlığı); Kilise Kamu İşleri Konseyi (CPAC); Katolik Cemaatleri (Congregations);Yargı Kurumları ve diğer enstitülerden oluşmaktadır. Curia’yı oluşturan bu bakanların, deyim yerindeyse “sinir sistemi” Kilise Kamu İşleri Konseyi’ dir. Vatikan’ın yukarıda sözü edilen Anayasasına göre Curia, çok önemlidir ki, “Dini / Ruhani” bir kuruluş olarak değil, tartışmasız “Dünyevi / Seküler” bir kuruluş olarak bizzat Tanrı tarafından değil, bizzat insan tarafından oluşturulmuş bir birim olarak kabul ve tasdik edilmiştir. Dolayısıyladır ki, Vatikan’ın bu dünya ile ilgili tüm işleri, başta da siyasi, diplomatik ve ekonomik kararlarla, uluslararası ilişkileri “Dinsel” değil, “Dünyevi” olan bu kurum aracılığıyla ele alınır ve yönlendirilir.Curia ilk kez 1605’de diğer ülkelerdeki Kardinal Büyükelçileriyle çalışan Devlet Bakanlığı olarak kurulmuş, daha sonra 1721’de kendi içinde tüm Papa Devletlerinin Başbakanlığı adı altında bir makama sahip olmuştur. Papalığın Başbakanı aynı zamanda Dış İşleri Bakanıdır. Şunu da belirtmek gerekir ki Curia, Tanrı tarafından öngörülmüş bir kurum olmadığı için gerekli görüldüğü takdirde Papa’nın emriyle ilga edilebilir.
KUŞBAKIŞI VATİKAN
Vatikan’daki “Tanrı–Devleti”nde irili ufaklı 200’den fazla bina vardır. Vatikan’ın üçte biri bina, üçte biri park ve üçte biride kaldırımdır. Papalık makamının bulunduğu yere Roma’yla Vatikan’ı ayıran ünlü Bronz Kapı’dan girilir. Vatikan “Kent ve Devleti”ne giriş ise Bronz Kapı’nın yaklaşık 300 metre kadar sağında yer alan Saint Anne Kapısı’ndan yapılır. Araçlar ve halk Vatikan’a ancak buradan giriş yapabilirler. Kapılarda İsviçreli Muhafızlar beklerler. Dilerlerse kimlik denetimi yapabilirler; içeriye sokup sokmamakla serbesttirler. Bronz Kapı ise sadece önemli törenlerde açılır. Bu kapıdan içeri girildikten yaklaşık 150 metre kadar ileride genişçe bir avlu ile buna bakan mahzeniyle birlikte beş katlı bir saray bulunur. Papalar işte burada otururlar. Pencereleri Vatikan’ın ve dünyanın en ünlü ve görkemli binasına bakar. Bu bina St. Peter Kilisesi’dir. 70.000 metre karelik bir alanı kaplayan bu Kilise, Vatikan “Tanrı–Kent”in en yüksek binasıdır.Bronz Kapı’nın tam karşı sınırında, Papa’nın helikopteri için yapılmış olan küçük iniş pisti vardır. Onun sağında Vatikan Radyosu, onun yanında da yabancı öğrencilerin kaldıkları yurt binası yer almaktadır. Bu iki binanın arasında park bulunur. Park’ın ucunda “Curia” sarayı vardır. Devlet olarak Vatikan buradan yönetilir. Parkın diğer alt yanına doğru İlahiyat Akademisi (Kardinaller Koleji) bulunur. Burası bir bakıma Papalığın Senatosu gibidir. Kolejin önünde Vatikan Müzesi, yanında paha biçilmez arşiviyle Vatikan Kütüphanesi yer alır. Bunlara bitişik binada Vatikan’ın “Laik Konsey” binası vardır. Vatikan’da bir de işçi sendikası vardır ve o da bu binadadır. Papanın sarayının uzantısında ise Vatikan Bankası bulunur. Az ilerisinde de Vatikan’ın resmi yayını olan “Osservatore Romano” gazetesinin yönetildiği bina vardır.
Vatikan'ın gizli ilişkileri
Vatikan’ın ve Papalığını tarihi sayısız cinayet, entrika ve skandalla doludur. Vatikan’da gece sapasağlam yatıp sabaha ceset olarak kaldırılmak su içmek kadar olağan bir durumdur
Vatikan’ın servetinin tam olarak ne kadar olduğu hiç bir zaman açıklanmayan bir sırdır. Yıllık gelirleri bazı kalemlerde açıklanır, yaptığı açıklamalar biraz da abartılarak gösterilir ancak mal varlığı tam olarak asla açıklanmaz. Vatikan tam bir “Bezirgan” gibidir; daima gelirlerinin azlığından yakınır ama ilginçtir ki her geçen yıl biraz daha zenginleşir, biraz daha fazla para kazanır. Vatikan maliyesi yılda iki kez incelenir. Mali komisyonda kardinaller vardır ve başkan da (Prefektür denir) Amerikalı
Kardinal Edmund Szoka’dır.
DÜNYANIN SERVETİ SIR EN KÂRLI ŞİRKETİ
Vatikan şu anda dünyanın en zengin devletlerinden biridir. Ünlü Vatikan uzmanı Peter Hebblethwaite’nin dediğine göre de bu devlet hiç bir özel girişimcinin ya da kapitalistin baş edemeyeceği kadar katı “Sosyalistce” kurallarla yönetilmektedir. Aynı uzmana göre bu nedenle Vatikan yeryüzündeki tek Sosyalist Tanrı–Devleti sayılmalıdır. Gerçekten de Vatikan’da hiç bir devletin yapamayacağı bir “sistem” ve yönetim anlayışı yürürlüktedir. Gördükleri işe göre dünyada en az maaş ve ücret alan insanlar buradadır. Buna rağmen toplam 1000 kişiyi geçmeyen Vatikan bürokrasisi, 2500 işçisiyle dünyanın en kalabalık dinsel topluluğunu (yaklaşık 900 milyon) hiç bir aksama olmadan yönetmektedirler. Bu gerçeği yeni öğrenen bir Amerikalı zengin kendini tutamamış ve “Aman Tanrım! Meğer dünyanın en kârlı şirketi Vatikan’mış” deyivermişti. 600 kişinin yönlendirdiği 900 milyon insan koşulsuz olarak Vatikan’a bağlıdırlar ve onun emirlerine tabidirler. Dahası, onu korumak, geliştirmek ve gerçekte daha da zenginleştirmekle yükümlüdürler. Bu emeklerine karşılık Papa’dan alabilecekleri tek “gelir” her Pazar günü
Papa’nın onlar adına yaptığı şükran “Duası”dır, o kadar.
DÜNYAYI SARAN AĞ
Vatikan’ın doğrudan ya da dolaylı olarak sahibi olduğu veya yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık 200’den fazla gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu veya emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır. Bu yayınlar 24 saat süreyle bütün dünyayı bir ağ gibi sarmaktadırlar. Vatikan’ın gelirleri başta her ülkedeki Katolikler’den kesilen Kilise Vergisi; Aidatlar; Bağışlar; Şirket Gelirleri; Hisse Senedi–Tahvil–Bono gelirleri; Bankacılık ve Faiz gelirleri; hediyelik eşya satışlarıyla elde edilen gelirlerden oluşmaktadır. Basın yayından elde edilen reklam gelirleri de epeyce tutmaktadır. Vatikan’ın diğer bir gelir kaynağı da Hıristiyanlığı temsil eden kişileri, örneğin İsa’yı, Meryem’i, azizleri veya sembolleri (Haç gibi) pazarlayarak kazandığı kazançlardır. Bu açıdan bakıldığında Vatikan’ın kendi Tanrısı’nı (İsa) ve dinini en iyi pazarlayan holding olduğu apaçık görülebilir!Vatikan’ın gelirleri sadece bunlar değildir. Vatikan, dünyanın önde gelen bir çok şirketinde hissedardır. Çeşitli ülkelerde sayısız gayrimenkulü vardır. Bir çok bankanın ortağıdır. Özellikle giyim ve turizm sektörlerinde çok kâr getiren yatırımları vardır. Avrupa Birliği içinde Vatikan’a bağlı olarak çalışan “Katolik Tekstil Sanayicileri Birliği” onun çıkarlarının yöneticisi durumundadır. Benzer şekilde ayakkabı, yiyecek ve enerji ile inşaat sektörlerinde de kârlı yatırımları ve ortaklıkları vardır.Sözün kısası, 200 milyon nüfuslu ABD’yi yönetebilmek için sadece Washington’da 250.000 devlet memuru bulunduğu düşünülürse Vatikan “Mucizesi (!)” daha iyi anlaşılır. İhraç malı olarak sadece “Dualar ve Emirleri” olan bir devletin dünyanın en kalabalık topluluğunu yönetip dünyanın en zengin devletlerinden biri olabilmesi başka hangi sözcükle tanımlanabilir ki...
VATİKAN’DA İKTİDAR KAVGASI
Böylesine zengin ve güçlü bir devletin başında kim olmak istemez ki? Bu nedenle Vatikan’ın içinde sürekli bir mücadele yaşanmaktadır. Vatikan’da etkileri ve güçleri tartışılamayacak başlıca altı akım vardır. Bunlardan ikisi “Laik”, dördü “Dinsel” niteliktedir. Laikler OPUS DEI (Tanrı’nın İşleri demektir) ile Malta Şövalyeleri’dir. OPUS DEI, İspanyol asıllıdır ve sadece 65 yıllık bir örgüttür. Buna rağmen günümüzde Vatikan’da en etkili olan “Laik” kurumdur. Gizli bir örgüt olan OPUS DEI’nin tüm üyeleri Katolik meslek sahiplerinden oluşmakta fakat her ülkede örgütten sorumlu bir Kardinal bulunmaktadır. Vatikan pasaportu taşıyan bu Kardinaller’in dokunulmazlıkları vardır ve sadece Papa’ya karşı sorumludurlar. Curia bile bunlara diş geçirememektedir. Malta Şövalyeleri ise öncekinden çok daha eski ve köklü, aristokratik bir örgüttür. Bu da önceki gibi kapalı devre işleyen bir örgüttür ve ününü Türklere karşı Katolik inancını savunarak edinmiştir. İlkin Rodos’ta kurulmuş, burası Osmanlı’nın eline geçince Malta’ya sürülmüşlerdir. Türklüğe ve İslamiyet’e kökten karşı bir örgüttür. İlginçtir ki bu sofu Katolik örgütü ölümünden bir yıl önce Turgut Özal’a özel statü sağlayarak onursal üyelik beratı vermişti!
ENGİZİSYONUN MUCİDİ
Vatikan’ın iç siyasetinde ve çekişmelerinde dört dinsel akım etkili olmaktadır. Bunlardan birincisi, Dominiken tarikatıdır. Bunlar için en önemli olan husus kurum olarak Kilise’nin sürekliliğinin korunması ve her koşul altında savunulmasıdır. Dominikenler, “Önce Kilise” diyen tarikattir. Aristokratik ama aynı zamanda da gaddar ve dogmatik olmakla tanınırlar. Ortaçağ’ın Engizisyon Mahkemeleri’ni bunlar kurdurmuşlar ve milyonlarca insanı –özellikle de cadı diye nitelendirdikleri kadınları– yaktırmışlardır.Dominikenler’in tam karşısında Fransiskan tarikatı vardır. Bunlar içinse önce Roma’daki Kilise değil, “Önce Hıristiyanlık” gelir. Fransiskanlar yoksullardan yana, din adına karşılıksız çalışan keşişler topluluğudur. Onlar için önce Kilise veya Papa değil, Hıristiyanlığın yeryüzünde egemen olması önemlidir.Üçüncü topluluk Fransiskanlar kadar çalışkan ama Dominikenler kadar acımasız olabilen Cizvitler tarikatıdır. Bunlar Katolik aleminin “Entellektüelleri” konumundadırlar. Bunlar için önemli olan ise “Papalık Makamı”dır. Papaların kendileri veya Kilise’nin kendisi değil, “Papalık Makamı”nın korunması ve savunulması öncelik taşımaktadır. Cizvitler bu anlayışla bir çok Papa’ya –halen Papa olan 2. John Paul da dahil– karşı çıkmışlardır. Papaları yücelten OPUS DEI ile Papalık Makamı’nı yücelten Cizvitler kavgalıdırlar. Cizvitlere göre OPUS DEI, Papa–Tapınıcılığı (Papolatry) yapmaktadır. Cizvitler en hızlı misyoner örgütüdür. OPUS DEI dördüncü akımın temsilcisidir. Onlara göre Papa’nın kimliği, Kilise’nin de, Papalık Makamı’nın da üstündedir. Papa, Tanrı–Krallığı’nın kutsal önderidir. Böylesine yüce bir mertebeye erişebilen kişi de elbette “Olağanüstü” bir kişidir. Bu nedenle OPUS DEI, böylesine olağanüstü bir kişi tarafından temsil edilen Vatikan Devleti’ni yüceltir ve Kilise’yi ikinci planda görür. Vatikan Devleti’nin uluslararası “Resmi” ideolojisi ise işte bu dört akımın ortak paydalarıyla oluşturulmuş olan ve tüm Hıristiyan alemini bir çatı altında toplamayı öngören Ekümenizm Hareketidir.
KİRLİ İŞLERİNDE MAFYAYI KULLANAN DEVLET
Vatikan’ın ve Papalığını tarihi sayısız cinayet, entrika ve skandalla doludur. Bugüne kadar gelip geçmiş 263 Papadan kaçının eceliyle, kaçının cinayete kurban giderek öldüğü belli değildir. En yakın örnek, bugünkü Papa’dan önce Papa seçilen ve sadece 33 gün Papalık yapabilen I. John Paul’dur. Vatikan uzmanı araştırmacı David Yallop’un belgeleriyle açıkladığına göre bu Papa Vatikan’ın içindeki bir “Konspirasyon=Fesat Örgütü” ile “P2 Mason Locası”nın ortak girişimiyle öldürülmüştür. Vatikan’da gece sapasağlam yatıp sabaha ceset olarak kaldırılmak su içmek kadar olağan bir durumdur.Vatikan’ın özellikle 2 Dünya Savaşı sırasında güçlendirdiği müthiş bir istihbarat ağı vardır. Vatikan’ın içinden çeşitli ulusların –başta Fransa, Polonya ve Almanya– istihbarat örgütleriyle birlikte çalışan Kardinaller çıkmıştır. Bunlardan bazıları daha sonra Papa yapılmışlardır. Örneğin 1978’de eceliyle ölen Papa 6. Paul, gizli istihbarat örgütleriyle içli dışlı olmuş bir Kardinal olarak tanınıyordu. Vatikan “Kirli” işlerinde daima taşeron kullanan bir devlettir. Bu pis işleri temizlemek Mafia’nın görevidir.Vatikan’ın siyaset aleminde de yarı–gizli yarı–resmi desteklediği partiler ve siyasetçiler vardır. Bunlara en iyi örnekler Almanya’daki CDU/CSU (Hıristiyan Demokratlar) ve İsviçre’deki CVP (Hıristiyan Halk Partisi) çizgisidir. Vatikan’ın bu ve diğer bir çok siyasi yapıyla, örneğin öğrenci ve işçi kuruluşlarıyla, organik bağları vardır. Bunlara yeri geldikçe değineceğim. Vatikan, BM’de, UNESCO’da, FAO’da, AB’de ve OAS (Amerika Devletleri Örgütü) de “gözlemci” statüsündedir.“Vatikan nedir?” sorusunun gerçek yanıtı da işte bu ilişkilerdedir. Vatikan, ekonomi–politiğiyle “Devlet Sosyalizmi”ni uygulayan –kendisi sosyalizme karşı olsa da– bir Kilise Devleti’dir. Toplumsal–Tarihsel bağlamında ise işlevleri itibarıyla “Dogmatik–Dinci” bir devlettir. Bu özelliğiyle de günümüzde çok sık kullanılan Fundementalizm’in (köktenciliğin) çağımızdaki en eski ve en güçlü temsilcisidir. Gerçekten de Vatikan, Dünya’da devlet çapında örgütlenebilmiş ilk Fundamentalist Tanrı–Krallığıdır.
Ateizmin kaynağı Vatikan
Ateizmin kaynağı bizzat Roma Kilisesi olup özellikle de son 400 yılın ilk öncü Hıristiyan kökenli Ateistlerinin hep bu kiliseden çıktıkları görüldü
Bütün dünyada kısaca Papa denilen şahsın resmi sıfatı Papa değildir. Üç ayrı sıfatı vardır. Ve Papa’ya ancak bu sıfatlarıyla hitab edilebilir. Bunlardan ilki, “Supreme Pontiff”tir. Bu, en üst düzeydeki ruhani önder anlamına gelir. Roma İmparatorluğu döneminden kalma bir sıfattır. O dönemde imparatorlar kendilerine “Pontifus Maximus” dedirtiyorlardı. Bu, en yüce ruhani ve dünyevi buyurucu anlamına geliyordu. İmparatorluk yıkılıp Hıristiyanlık egemen din haline gelince Papalar kendilerine geçmişteki imparatorlar gibi bu sıfatı taktılar. Papaların resmi evraklarda ve belgelerde kullandıkları ilk sıfatları budur.İkincisi Papalar, “Roma Başpiskoposu”durlar. Dikkat edilirse Vatikan’ın değil, 1926’ya kadar Kutsal–Kent statüsünde olan Roma’nın başpiskoposudurlar. Bu sıfatı özellikle Doğu ve Ortodoks Kiliseleri tarafından öne çıkartılır. Ortodokslar Papa’ya yazılı metin göndermek isterlerse en fazla “His Holliness Pope” diye yazarlar ve bununla da makamının önemli ve kutsal olduğunu vurgulamış olurlar, kendisinin değil. Papalar’ın üçüncü sıfatı ise “Holy Father (Kutsal Peder)”dir. Bu sıfat onların belki de en eski, en anlamlı sıfatıdır. Hıristiyanlığın ilk yüzyılından kalma, siyasi ve ideolojik olmaktan çok sempati toplamak amacıyla verilmiş sembolik bir babalık mevkiidir. Kutsal Peder nitelemesi aynı zamanda Ana (Bakire) sayılan Evrensel Kilise’yle (Katolik demek Evrensel demektir) evli oluş anlamına gelir. Diğer bir deyişle sembolik olarak Ana’dan (Kilise) doğmadan yani Vaftiz olmadan Kutsal Baba’nın evladı olunamaz. Papalar’ın Hıristiyan olmayan devlet ve siyaset adamları için de ayrı bir sıfatı vardır. Örneğin Müslüman bir devlet adamı Papa’ya doğrudan yukardaki üç sıfatla hitab edemez. “His Holliness” veya “Your Holliness” demek zorundadır. Yani, temsil ettiği makamı itibariyle Kutsal sayılan kişi olarak tanımlanır. Benzer şekilde Kardinal Büyükelçiler için de “Ekselans” denilir. Diğer Kardinallere de “Monsenyör” denilir. Bu hitaplar çok önemlidir. Bunların ne zaman, kime, nasıl kullanılacakları bilinmeden Vatikan mensuplarıyla
görüşme yapılamaz.
PAPALAR VE MODERN DEVLET
Papalık ve daha sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan Papalık Devletleri yüzyıllar boyunca dünya siyasetine ve askeri, diplomatik ve ekonomik dengelere yön vermişlerdir. Papalar’la Müslümanlar ve Osmanlılar arasında çok yoğun ilişkiler kurulmuş, karşılıklı askeri ve siyasi girişimler yapılmıştır. Bunlara ilerde değineceğim. Ama önce Papalık kurumunun günümüz dünyasına armağan ettiği en önemli toplumsal–tarihsel gelişmelerden birinin üzerinde durmakta yarar vardır. Bu, “Modern Devlet” veya diğer bir deyişle “Ulus Devleti” fikri ve oluşumudur. Papaların ve onların devletlerinin günümüzde etkili olan Ulus Devleti’ni yapan temel taşları hazırlayanlar oldukları inanın bir çok toplumbilimci tarafından dahi bilinmez. Ama gerçek budur. Ulus Devleti’ni ortaya çıkartan ve yaşatan kurumların tamamına yakınını gerçekte ilk kez Papalar ve onların “Kilise Hükümetleri” bulmuşlar ve tarihe aktarmışlardır. Bu nedenle Roma Kilisesi, Batı Avrupa’da ortaya çıkan Ulus Devleti’nin öncüsü durumundadır. Örneğin, Ulus’u “Devlet” yapan en önemli kavramı, “Egemenlik” kavramını ilk kez formüle edip bunu “Hükümdarların Uhdesine” veren yine bir Papa, 2. Pius olmuştur. Bu Papa 1453’de İstanbul’un Osmanlı’nın eline geçmesi üzerine “Egemenlik” kavramının imparatorlara ait olduğunu bir belge yayınlayarak onaylamıştır.Papalık tarihi araştırmacısı Paolo Prodi’nin belirttiği gibi Roma Kilisesi, günümüz Batı Hıristiyan aleminde yer alan modern devletlerin temel esaslarını oluşturan yargı sistemlerini; üst mahkemeleri; hiyerarsik yargı kurumlarını ve pozitif hukuku Avrupa’ya ilk sokan kurumdur. Daha önce ne krallar ne de halk bu tip bir yargıdan ve hukuktan haberdardılar. İlginçtir ki ilk avukatlar da Kilise’den çıkma papazlardı. Bunlar Prensler’in ve Krallar’ın himayesine girerek o yüzyıllarda çoğunluğu okuma yazma dahi bilmeyen kralların Kilise karşısındaki haklarını ve toprak bütünlüklerini savunmuşlardı. Avrupa’da ilk sınır belirlemeleri işte bu Papaz–Avukatlar’ın bilgileri ve gayretleriyle oluşmuştu. İkincisi, Papalık tüm Avrupa’da ilk kez toplu vergilendirme yöntemini uygulamaya sokmuştu. Ayrıca Roma Kilisesi, tarihte ilk kez Dış İşleri Bakanı kullanmış, elçilik ve konsolosluklar tesis etmiştir. İlk kez paralı asker kullanan, düzenli ordu kuran da onlardı. Matbaa ve yayıncılık alanında gelişmeler yaptırmış olan da oydu. Benzer şekilde ilk “Yasak Kitaplar” listesini (Index) hazırlatan da oydu. Postacılık da ilk kez onlar tarafından örgütlenmiş, dağıtım ağları kurulmuştu. Para basımı tekniğini geliştiren ve ilk kez “Senet” kullanımını yasal faizlere uygulayan da oydu. İlginçtir ki, Avrupa’da cinsel hayatı ve genelevleri de Roma Kilisesi yönlendirmişti. Volter’in yazdığına göre Paris’teki genelevler bizzat Katolik Kiliseleri tarafından “sağlık” denetiminde genelevlerinin daha temiz ve kızlarının da daha sağlıklı olduklarını duyuran ilanlar veriyorlardı.!
DİN, PAPALIK VE ATEİZM
Gerçekten Ateizm’in kaynağının bizzat Roma Kilisesi olduğunu söylesem şaşardınız, değil mi? Nasıl olur da Tanrı’dan başka güç tanımayan ve onun adına kurulduğu ve hareket etmekte olduğu varsayılan bir kurum, Kilise, Tanrıtanımazlığın kaynağı olur? Ama olmuştur. Özellikle de son 400 yılın ilk öncü Hıristiyan kökenli Ateistleri hep bu kiliseden çıkmışlardır. Özellikle de 15. ve 16. yüzyıllarda papazlık eğitimi görmüş, yıllarca Hıristiyanlığın “Tanrısı” için çalışmış fakat hayatlarının belli bir dönemine gelince Ateizm’e geçmiş ve bu kez de aynı Tanrı’ya karşı amansızca mücadele etmeye başlamış sayısız papaz vardı. İşte sizlere bunlardan adı gündelik hayatta geçirilmeyen, sadece Vatikan kayıtlarında bulunan ve 34 yaşındayken 1619’da Ateizm suçlamasıyla yakılarak idam edilmiş olan böyle bir papazın kısa öyküsü. Avrupa’da Ateizm’in tarihini belgeleyen araştırmacı Nicholas Davidson’un Vatikan kaynaklarından çıkarttığı Giulio Cesare Vanini 1585’de doğmuştu. Ailesi onu küçük yaşında Cizvitler’in yönettiği okullara göndermiş sonra da yine aynı tarikatın yönettiği Napoli Üniversitesi’ne sokmuştu. 1603’de Vanini, çok sofu ve oldukça gizemli bir tarikat olan “Karmelitler”e kabul edilmişti. 1606’da Vanini Karmelit keşişi olarak hukuk doktoru olmuştu. 1608’de Padua’ya, buradaki üstün başarısından dolayı da 1611’de Venedik’e atanmıştı. Ama ne olduysa bundan sonra olmuştu. 1612’de Karmelitler’le bozuşan genç adam İngiltere’ye kaçmak zorunda kalmıştı. Fikir ve din suçlusu sayılan Vanini burada Hıristiyanlığın Tanrısı’nı (İsa) kabul etmediğini ilan etmiş ve bu görüşlerini yaymak için Hollanda’ya, Liyon’a ve Paris’e gitmişti. Bu arada iki kitap yazmış ve bunlar 1615–16’da yayınlanmıştı. Özellikle ikinci kitabı, De admirandes’de öne sürdüğü fikirler günümüzde kendisini keskin Ateist sanan bir çok tatlısu entellektüelinin dudaklarını uçuklatacak mahiyetteki fikirlerle doludur. Vanini, aynen, kendisi madde olmayan bir Tanrı nasıl olur da maddi bir dünya yaratmış olabilir ki diye sözüne başlamış ve eklemişti: “Sonsuz olan Maddedir, Ruh değildir” Benzer şekilde cin, peri ve şeytanın bizzat Kilise tarafından uydurulmuş gerçekte varolmayan yaratıklar olduklarını söylemişti. Vanini, “Beleş” yaşamak isteyen papazların halkı korkutmak amacıyla böyle yalanlar söylediklerini göstermişti. Kutsal Kitap’ta yer alan “Doğuş” olayıyla alay eden Vanini, kendi görüşünü şöyle özetlemişti: “İnsan hayvandan gelmedir, onun ileri bir aşamasıdır, temizidir. Sizler de Doğa’dan başka hiç bir güce sakın tapmayın. En büyük ve tek güç madde ve doğadır.” Vanini görüşlerini anlattıktan sonra vargücüyle Hıristiyanları “Dinsizleştirmeye” adamıştı kendisini. Söz konusu kitabı bugün bile Vatikan’ın yasak kitapları listesindedir, hem de aradan 380 yıl geçmiş olmasına rağmen.Papazlıktan dönme Ateist Vanini bunları yazdığı zaman (1614) ne Darvin’in vardı evrim kuramını geliştiren, ne Karl Marx vardı Madde’ye felsefi sonsuzluk kazandıran, ne de günümüzün modası “Doğa Tapıcısı” yeşiller ve çevreciler... İlginçtir ki günümüzde kendisini keskin Ateist sanan biri, futbolcu Maradona’yı veya baldır–bacak şöhreti Madonna’yı daha fazla tanımak için onlarla ilgili her yazıyı okuyabilir ama Vanini’nin hayatını merak edip okumak isteyeceğini hiç sanmam.
KİLİSE İLE MANASTIR KAVGASI
Katolik Kilisesi (Roma) ile ona bağlı olan manastırlar daima birbirlerine zor tahammül eden kuruluşlardır. Dolayısıyla Katolik Hıristiyanlık’ta alttan alta ve konunun dışındakilerce bilinmeyen bir Kilise–Manastır çatışması yaşanmaktadır. Katolik aleminde, Türkiye’deki okurlara anlatabilmek için bir ayrım yaparak söylersek, Papazlar ile Keşişler (Monks) arasında çatışma vardır, diyebiliriz.Kilise’de, yaptığımız bu kaba hatlı ayrıma göre iki tip din adamı vardır. Bunlardan çoğunlukla “Priset=Papaz” diye bilinenlere “SEKÜLER” denilir. Bunlar Kiliseler’de görevlidirler ve insanların gündelik işleriyle uğraşırlar. Ana hatlarıyla söylersek bu papazların ilk hedefi dünyayı ellerinden geldiğince “insancıllaştırmak” tır. Dolayısıyla gündelik siyasetle, sendika hareketleriyle, işçi–öğrenci eylemleriyle, bankacılıkla, teknolojiyle vd. ilgilenmek zorundadırlar. Çünkü bunları bilmeden Kiliseleri’ne gelen Katoliklere yardımcı olamazlar. Bu bakımdan, örneğin futbol maçına gidip amigoluk yapan papazlarla, diskoteklerde şarkı söyleyen rahibelere sıkça rastlanılır.Ama keşişler böyle değildirler. Onlar, kendilerini kapattıkları manastırlarından çıkmayı pek sevmezler. Gündelik basını bile çok ender izlerler. Dış dünyayla olabilecek en az şekilde ilgilenirler. Hatta bir çok manastır, kendi yiyeceğini, kendi giyeceğini kendisi üretir, dışardan almaz. Televizyon gibi, bilgisayar gibi “modern” teknolojiyle pek ilgilenmezler. İşte biraz genelleştirerek tanımladığımız bu din adamlarına da “Regulars” (Müdavimler, Daimiler) denilir. Bunlar günlerini yoğun ibadetle geçirirken, örneğin Miami’deki bir Katolik papaz aynı saatlerini bir beyzbol karşılaşmasında etrafına topladığı güzel kızlarla amigoluk yaparak geçiriyor olabilir.
KÖYLÜLERİ AYAKLANDIRAN KEŞİŞLER
Özellikle 11. ve 12. yüzyıllarda Papa seçimlerinde işte bu iki ayrı gurup arasında çok yoğun mücadeleler geçmiştir. Roma Kilisesi’ne karşı en ağır eleştirileri manastırlarda kalan keşişler başlatmışlardır. Onlara göre her geçen gün zulmünü arttıran ve zenginleşmeye doymayan Kilise ve onun Papaları Hıristiyanlığı yozlaştırıyorlardı. Avrupa’daki ilk köylü ayaklanmalarını kışkırtanlar ve yönlendirenler keşişler olmuştu. Köylüleri Kilise yıkmaya ve yakmaya çağıran keşişler Papa’nın tartışılmaz otoritesini sarsmışlardı. 13. ve 14. yüzyıllarda ilk kez feodal prenslere ve krallara sığınarak onları, artık diktatörleşmiş olan Papalara karşı örgütlemişlerdi. 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa keşişler tarafından kışkırtılmış, Papalar ve onlara bağlı Prensler tarafından soyulmuş köylülerin isyanlarıyla doluydu.18. yüzyıla gelindiğinde Fransa’da patlayan ihtilal, Kilise/Manastır çekişmesini de Kilise lehine sona erdirmişti. Fransa’da “Laiklik” işte ilk kez resmen Kilise/Manastır çekişmesine son vermişti. Kilise, Fransız Laisizmi’nin esasını teşkil eden din adamı düşmanlığı (Anti–Klerikalizm) konusunda Manastırları ve daima asi davranmış olan Keşişleri ihtilalcilerin önüne itmişti. Böylelikle binlerce keşiş öldürülmüş ve manastırlara ait tüm malvarlıkları Devlet’e devir edilmişti. Daha sonra Kilise bunların bir kısmını yine kendi malları arasına katmakta gecikmemişti. Sonuçta özellikle Fransa’da ve diğer Katolik ülkelerde manastırların etkileri zayıflamış ve yoksullaşarak bir çoğu kapanmak zorunda kalmışlardı.
TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN GELİŞMELER
Türkiye’yi bekleyenlere gelince. Almanlar için önemli olan tıpkı tarihte kendilerinin yaptıkları gibi Türkiye’de İslamiyet’in lokalleşmesini istemekte ve bu yönde çalışmalar yapmaktadırlar. Fransa ise Türkiye’deki Laikliğin bekçisidir. Dolayısıyla Devletçi Laisizm’in her ne pahasına olursa olsun korunmasından yanadır. İngiltere bu iki görüşe karşıdır ve Türkiye’nin önderliğinde yeniden bir Hilafet kurulmasına sıcak bakmaktadır. Amerika ise, Türkiye’de artık Devlet’in değil, Liberalleşmiş bir Anayasa’nın en üst değer olarak tanınmasını ve bu anayasanın sınırlarını çizdiği İnsan Hakları çerçevesinde, Fransızlarınkinden daha özgür ve özerk bir “Din ve Vicdan Özgürlüğü”nü yerleştirmek istemektedir. Türkiye önümüzdeki yıllarda işte Batı’dan gelecek olan bu “İslam”la daha çok tanışacaktır...
30/7/2009 | Kategori: Din | Yorum (yok) | Yorum Yaz